18.6.2025
Türkiye, İtalya ve AB: Savunma İşbirliği Adımları
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupa hükümetlerini yalnızca ulusal düzeyde değil, NATO ve Avrupa Birliği gibi daha geniş güvenlik çerçevelerinde de savunma stratejilerini yeniden düşünmeye itti. On yıllardır Avrupa güvenliği büyük ölçüde NATO’ya, özellikle de ABD’nin liderliğine dayanmaktaydı. Ancak Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, Washington’un güvenilir bir güvenlik garantörü olup olmadığı yönündeki eski endişeleri yeniden gündeme getirdi. Bu gelişmeler, Avrupa'nın stratejik otonomi arayışını ve daha bütüncül bir savunma anlayışı oluşturma çabalarını hızlandırdı.
Liberal uluslararası düzenin çözülmeye başladığı ve jeopolitik risklerin arttığı bu dönemde, Avrupa Birliği ortak savunma politikasını yeniden gündemine aldı. Üye ülkeler askeri harcamalarını ciddi şekilde artırırken, Brüksel de “ReArm Europe” ya da “Avrupa Savunma Beyaz Kitabı – Readiness 2030” olarak anılan 800 milyar avroluk iddialı bir program başlattı. Bu program, Avrupa’nın ortak savunma kapasitesini güçlendirmeyi ve stratejik dayanıklılığını artırmayı amaçlıyor.
Bu süreçte, üçüncü ülkelerin Avrupa’nın güvenlik geleceğinde nasıl bir rol oynayacağı sorusu da daha sık gündeme gelmeye başladı. Bu bağlamda Türkiye, önemli bir aktör olarak dikkat çekiyor. NATO üyesi olan Türkiye, Avrupa, Karadeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında yer alan stratejik konumuyla öne çıkıyor. Ukrayna savaşında aktif askeri rol üstlenen Türkiye, AB üyeliği sürecinde yaşanan zorluklara rağmen Avrupa’daki çeşitli kurumsal ve iş birliği mekanizmalarında yer almaya devam ediyor.

Ancak Türkiye’nin böylesi bir iş birliğine katılımının önündeki bazı temel engeller de hâlâ varlığını sürdürüyor. Türkiye’de demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün zedelendiğine dair kaygılar, ülkenin Avrupa savunma sistemine daha güçlü biçimde entegre olmasını zorlaştırıyor. Öte yandan, AB’nin kendi içindeki bölünmeler, kurumsal yavaşlık ve genişleme yorgunluğu da ortak bir stratejik vizyon geliştirilmesini engelliyor. Bu karmaşık tablo karşısında, özellikle savunma ve güvenlik alanında, daha esnek ve seçici ikili ortaklıkların ön plana çıktığı yeni bir eğilim ortaya çıkıyor.
Bu bağlamda İtalya, gelişen savunma iş birliklerinde öne çıkan ülkelerden biri. Türkiye ile köklü bir ortaklık geçmişine ve 32 milyar doları aşan ticaret hacmine dayanan ilişkiler üzerine kurulu bu yakınlaşma, savunma alanında yeni bir ivme kazanmış durumda. Örneğin Türk İHA üreticisi Baykar, İtalya’nın köklü savunma firması Piaggio Aerospace’i satın aldı. Ayrıca Baykar, Leonardo firmasıyla İHA üretimi için yüzde 50–50 ortaklık esasına dayanan yeni bir girişim başlattı. Tüm bu adımlar, iki ülke arasında savunma alanında yepyeni bir dönemin işareti olarak değerlendiriliyor.
İşte bu çerçevede, IstanPol olarak Türkiye, AB ve İtalya arasındaki savunma ilişkilerinin seyrini analiz edebilmek için alandan uzmanların görüşlerine başvurduk.
Türkiye'nin AB ile savunma iş birliğinde son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki savunma iş birliği şu anda çoğunlukla asimetrik ve ikili düzeyde ilerliyor. Almanya gibi bazı AB ülkeleri, Türkiye’deki siyasi baskılar nedeniyle yatırım yapmaktan kaçınırken; Polonya, İspanya ve özellikle İtalya gibi ülkeler, Ankara ile savunma alanındaki iş birliklerini hâlâ stratejik bir fırsat olarak görüyor. Bunun ardında yatan temel etkenler ise, Rusya’ya karşı duyulan ortak güvenlik kaygıları ve Türkiye’nin Avrupa’ya yakın coğrafi konumu sayesinde daha uygun maliyetli üretim imkânları sunabilmesi.
Bu bağlamda, İtalya ile Türkiye arasındaki savunma ilişkisi dikkat çeken bir örnek olarak öne çıkıyor. Hatta bu yakınlaşmanın Washington tarafından da zımni biçimde desteklendiği öne sürülüyor.
Ancak iş birliğinin önünde ciddi yapısal engeller de var. Türkiye şu anda PESCO (Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği) ve Avrupa Savunma Ajansı gibi kurumsal yapılar içinde yer alamıyor. Bu durumun temel nedeni ise Kıbrıs konusundaki siyasi vetolar ile Türkiye’nin Fransa ve Yunanistan’la yaşadığı jeopolitik gerilimler.
Yine de Avrupa Birliği, savunma sanayisinde maliyet, kalite ve tedarik zinciri güvenliği gibi konular nedeniyle Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor. Türkiye ise henüz bazı yüksek teknoloji bileşenlerinde dışa bağımlılığını tam anlamıyla aşabilmiş değil.
Özetle, Avrupa’nın güvenliği Türkiye’yi en az diğer Avrupa ülkeleri kadar doğrudan etkiliyor. Asıl mesele şu: Avrupa’nın önde gelen ülkeleri —özellikle Fransa, Almanya ve Türkiye— farklılıklarını bir kenara bırakıp ortak bir savunma sanayi vizyonu oluşturabilecek mi? Bu sorunun cevabı aynı zamanda Moskova ve Washington’la kurulan ilişkileri de doğrudan etkileyecek.
Samuel Doveri Vesterbiym, Genel Direktör, Avrupa Komşuluk Konseyi (ENC)
Jeopolitik bağlam (örneğin Rusya–Ukrayna savaşı, Doğu Akdeniz gerilimleri), Türkiye, İtalya ve AB arasındaki üçlü savunma iş birliğini nasıl şekillendirdi?
Son bir yıl içinde Türkiye ve İtalya arasındaki savunma ilişkileri gözle görülür biçimde güçlendi. Özellikle Baykar’ın Piaggio Aerospace’i satın alması ve Leonardo firmasıyla yüzde 50 ortaklıkla İHA üretimi için kurduğu girişim, bu iş birliğinin sadece askeri değil, ekonomik temelli olduğunu da gösteriyor.
Bu ortaklıklar yalnızca geçmişe dayanan ekonomik ilişkilere değil; aynı zamanda Türkiye’nin Karadeniz, Doğu Avrupa ve Akdeniz havzasında giderek daha kritik hâle gelen stratejik rolüne de dayanıyor. Türk savunma sanayisinin, özellikle insansız hava araçları alanında son yıllarda yakaladığı ihracat başarısı da bu süreci destekliyor.
Elbette, Türkiye ve İtalya arasında zaman zaman siyasi görüş ayrılıkları yaşanabiliyor. Ancak bu durum ikili savunma iş birliğini durdurmak bir yana, daha da büyüme potansiyeli taşıdığını gösteriyor. Yine de bu ikili yakınlaşmanın daha geniş bir Avrupa güvenlik mimarisine entegre olup olamayacağı hâlâ belirsiz.
Türkiye, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada AB için kilit güvenlik ortağı. Ancak Ankara’yı Avrupa’nın kurumsal savunma yapısına dâhil etmek hem teknik hem siyasi nedenlerle kolay değil. Bu karmaşık denklemde, ikili ilişkilerin esnekliği ve karşılıklı çıkarlar önemli bir belirleyici olacak gibi görünüyor.
Valeria Talbot, ISPI Ortadoğu ve Kuzey Afrika Merkezi Direktörü
Avrupa’da şekillenmekte olan güvenlik mimarisi bağlamında, Türkiye ile İtalya’yı aynı çizgide buluşturan stratejik öncelikler nelerdir? Bu ortaklık önünde ne tür sınırlamalar öngörüyorsunuz?
İtalya ve Türkiye, tarihsel olarak Akdeniz havzasında güvenlik ve istikrarı birlikte sağlama sorumluluğunu paylaşan iki ülke olarak öne çıkıyor. Günümüzde bu stratejik ortaklık, yalnızca coğrafi yakınlıkla değil, bölgesel istikrarın korunması, NATO içi uyum, enerji güvenliği ve göç yönetimi gibi başlıklarda benzer önceliklere sahip olmalarıyla da destekleniyor.
Avrupa güvenlik yapılarının yeniden şekillendiği bu dönemde, Roma ve Ankara’nın ortak çıkarlarını daha görünür ve operasyonel kılma yönünde adımlar attıkları görülüyor. Bu doğrultuda, özellikle NATO kapsamındaki yükümlülükler ve karşılıklı güvenlik çıkarları doğrultusunda iki ülkenin daha sıkı iş birliğine yönelmesi bekleniyor. Libya ve Kuzey Afrika gibi kilit bölgelerde yürütülen mevcut iş birlikleri, bu sinerjiyi şimdiden pekiştirmiş durumda.
İki ülke arasında zaman zaman görüş ayrılıkları yaşansa da deniz güvenliği, enerji tedarik yollarının çeşitlendirilmesi ve göç akışlarının kontrolü gibi konularda ortak çıkarlar ağır basıyor. Özellikle göç konusu, her iki ülkenin de ciddi baskı altında olduğu bir alan. Bu nedenle iş birliği, yalnızca güvenlik değil; aynı zamanda sınır yönetimi, insan kaçakçılığıyla mücadele gibi operasyonel boyutları da içeriyor.
İtalya, Türkiye’yi hem Avrupa Birliği'ne aday ülke hem de bölgesel güvenlik açısından stratejik ortak olarak daha kapsayıcı bir bakış açısıyla değerlendiriyor. Ancak bu çabanın önünde bazı yapısal sınırlamalar var. Türkiye’nin bazı AB ülkeleriyle (özellikle Yunanistan ve Fransa) yaşadığı siyasi gerilimler, zaman zaman yapıcı iş birliğini zorlaştırıyor. Bu da ortak stratejilerin sürekli ve derinlemesine uygulanmasını engelleyebiliyor.
Valeria Giannotta, Bilimsel Direktör, Türkiye Gözlemevi, CESPI
Türkiye’nin AB savunma girişimlerinde (örneğin PESCO, Avrupa Savunma Fonu) daha güçlü bir rol üstlenme olasılığı nedir? Türkiye, “Avrupa’yı Yeniden Silahlandır / ReArm Europe” planından gerçek anlamda fayda sağlayabilir mi?
Savunma alanındaki teknik kapasitesi ve yerli sanayi altyapısı Türkiye’yi Avrupa Birliği’nin savunma girişimlerinde daha etkin bir rol oynamaya aday ülkelerden biri hâline getiriyor. Özellikle Kaan 5. nesil savaş uçağı projesi, başarılı İHA üretim ve ihracat modelleri ile güçlü bir Ar-Ge ekosistemi, Türkiye'nin AB savunma kapasitesine katkı sunabileceğini gösteriyor.
Son dönemde Türkiye–İtalya hattında gelişen stratejik ortaklık da bu potansiyeli destekliyor. Baykar ile Leonardo arasında imzalanan ortak girişim, sadece teknolojik değil, aynı zamanda siyasi düzeyde de karşılıklı güvenin artmakta olduğuna işaret ediyor. Bunun yanı sıra, TUSAŞ’ın Hürjet eğitim uçağını İspanya’ya ihraç etmesi ve STM’nin Portekiz’de bir ikmal gemisi ihalesini kazanması gibi örnekler, Türkiye’nin AB merkezli savunma sanayi ile entegre olma kapasitesini ortaya koyuyor.
Ancak bu olumlu teknik tabloya rağmen, siyasi engeller hâlâ çok belirleyici. Türkiye AB üyesi değil; geçmişte yaşanan hukukun üstünlüğü tartışmaları, dış politika farklılıkları ve bazı AB ülkeleri tarafından uygulanan silah ambargoları, kurumsal iş birliklerini zorlaştırıyor.
Yine de “Avrupa’yı Yeniden Silahlandır/ReArm europe” gibi girişimler kapsamında Türkiye’nin maliyet etkinliği, operasyonel deneyimi ve sistemlerinin sahada test edilmiş olması, AB için önemli bir avantaj sunuyor. Gerçekçi olmak gerekirse, Türkiye bu tür programlardan fayda sağlayabilir. Ancak bunun için iki tarafın da yapılandırılmış iş birliği kanalları oluşturması, savunma sanayi ortaklıklarına öncelik vermesi ve ilişkileri siyasi gerilimlerden uzak tutması gerekiyor.
Özellikle Türk-İtalyan havacılık modeli gibi örnekler, daha esnek ve pratik bir entegrasyon için ciddi fırsatlar sunabilir. Bu da Türkiye’nin AB savunma sistemine doğrudan değil ama işlevsel biçimde dahil olmasını mümkün kılabilir.
Arda Mevlütoğlu, Bağımsız Savunma Analisti
Avrupa savunma iş birliğinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Türkiye bu çerçeveye ne ölçüde entegre olabilir?
Türkiye’nin Avrupa savunma mimarisindeki rolünü iki ana boyutta değerlendirmek gerekiyor. İlk olarak, Avrupa’nın ABD’ye daha az bağımlı, kendi kendine yetebilen bir savunma sanayisi geliştirme çabasında Türkiye’nin nasıl konumlandığına bakmak gerekiyor. İkinci boyut ise, Türkiye’nin NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir ülke olarak, ileride Ukrayna’da olası bir barışı koruma görevinde oynayabileceği role işaret ediyor. Ancak şu an için böyle bir barış senaryosu gündemde olmadığı için, ilk boyut daha ön planda.
AB Konseyi’nin 27 Mayıs’ta kabul ettiği SAFE düzenlemesine göre, Avrupa savunma sanayisine doğrudan katılım yalnızca AB ve Avrupa Ekonomik Alanı (EEA) ülkelerine açık. Türkiye gibi üçüncü ülkelerin bu yapıya katılımı ancak ayrı müzakerelerle mümkün olabilir. Türkiye açısından bu tür bir katılım büyük olasılıkla Kıbrıs, Doğu Akdeniz gibi konularda siyasi tavizler verilmesini gerektirecektir. Bu ise hiçbir Türk hükümeti için kolayca kabul edilebilir bir durum değildir.
Bununla birlikte, Türkiye’nin bir AB ülkesiyle —örneğin İtalya’yla— ortak projeler geliştirmesi mümkün. Ancak mevcut AB yönergeleri, bu tür projelerde AB dışı unsurların toplam katılım payının yüzde 35’i geçemeyeceğini belirtmekte. Bu da iş birliği modellerini ciddi şekilde sınırlandırıyor.
Ancak bu teknik ve hukuki sınırlamalardan daha temel bir mesele var: güven eksikliği. Türkiye ile AB arasındaki karşılıklı güvensizlik, özellikle hassas savunma teknolojilerinin paylaşımını içeren uzun vadeli projelerde gerçek bir entegrasyonun önünü tıkıyor. Bu güven yeniden tesis edilmedikçe, Türkiye’nin Avrupa savunma mimarisiyle kuracağı ilişkiler yalnızca proje bazlı ve sınırlı düzeyde kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Selim Kuneralp, Eski Büyükelçi, IstanPol Danışma Kurulu Üyesi
Türkiye’nin iç politikasındaki gelişmeler, Avrupa savunma mimarisine entegrasyon kapasitesini nasıl etkiler?
Türkiye, kuruluşundan bu yana kendini Avrupa kurumlarının bir parçası olarak konumlandırdı; bu durum savunma ve güvenlik alanları için de geçerli. Son yıllarda Ankara'nın farklı jeopolitik bloklarla —örneğin BRICS veya Şanghay İşbirliği Örgütü ile— temas kurduğu görülse de bu adımlar çoğu zaman iç kamuoyuna yönelik söylemsel açılımlar olarak kalıyor.
Örneğin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin satın alınması, AB ve NATO çevrelerinde ciddi rahatsızlık yaratmıştı. Ancak bu karar, esasen 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında toplumda oluşan yoğun güvenlik kaygılarına siyasi bir yanıt olarak gelişti. Bu tür adımların arkasında, iç siyasetin ritmini belirleyen güvenlik temelli hassasiyetler yatıyor.
Bugün Türkiye’nin dış politikası oldukça proaktif bir çizgide ilerliyor ve özellikle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın profilinin bu stratejide belirleyici olduğu görülüyor. Türk kamuoyu da bu dış politika yönelimini genel olarak olumlu karşılıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin önümüzdeki dönemde farklı jeopolitik alanlarda eşzamanlı olarak yer alma eğilimi muhtemelen devam edecek.
Ancak bu çok yönlü dış politika arayışının Avrupa ile savunma alanında yapıcı iş birliklerine dönüşüp dönüşmeyeceği henüz net değil. Türkiye’nin Avrupa güvenliğine yaklaşımı köklü bir geçmişe dayanıyor ve bu çizginin orta vadede sürdürüleceği söylenebilir. Öte yandan, Türkiye’nin AB üyeliği perspektifinin fiilen donmuş durumda olduğu da artık herkesin kabul ettiği bir gerçek.
Avrupa güvenliğinin yeniden şekillenmesinde özellikle iki gelişme belirleyici oldu: Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ve ikinci Trump yönetiminin ihtimal dâhiline girmesi. Bu iki faktör, Avrupa’da ABD’ye olan bağımlılığı sorgulayan ve alternatif güvenlik ortaklıklarına açık bir anlayışı güçlendirdi. Bu ortamda Türkiye ile AB arasında savunma odaklı yeni bir yakınlaşma zemini oluşmuştu.
Ancak bu süreç, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun hukuka aykırı bir şekilde tutuklanmasıyla ciddi biçimde sekteye uğradı. Bu durum, Türkiye’de iç siyasetin dış politika üzerindeki etkisinin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha gösterdi.
Yine de Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisi açısından vazgeçilemeyecek kadar kritik bir aktör. Ancak AB’nin Ankara ile daha sağlam ve kalıcı bir güven ilişkisi kurabilmesi için yalnızca savunma alanına değil, daha geniş bir toplumsal etkileşim alanına yönelmesi gerekiyor. Bu çerçevede, örneğin Türk vatandaşları açısından en problemli alanlardan biri olan “vize serbestisi” meselesinde ilerleme sağlanması, sadece sembolik değil, stratejik bir adım olarak da büyük önem taşıyor.
Başak Alpan, Doç. Dr., Siyaset Bilimi, ODTÜ
***
Bu inceleme Riccardo Gasco tarafından kaleme alınmış, araştırma ve editöryel katkılar Rona Şenol ile Emre Ergüder tarafından sağlanmıştır.
Bu metinde ifade edilen görüşler yalnızca yazarlarına aittir; IstanPol’un kurumsal görüşlerini yansıttığı anlamına gelmez. "Turkey" ya da "Türkiye" kullanım tercihi ise yazarların takdirine bırakılmıştır.